Ahmet Telli Kim Okur Kim Yazar

KİM OKUR KİM YAZAR

İSTANBUL’DA Tüyap Kitap Fuarı’ındaki söyleşinden çıkarken eski bir dost, eşime bir kâğıt tutuşturdu. Otuz yık önce yayımlanan bir mecmuadan kopya edilmiş olan bir şiirdi bu. Bu şiir benimdi, unutup gitmiştim. Kitaplarımdan da yok. Olması da mümkün değil. İlk gençlik “denemelerinden” bir örnekti yalnızca.

Bu şiiri okurken düşündüm: ne kadar da çok gereksiz yazı yayımlamışım… İlk şiirim on beş yaşımdayken yayımlanmıştı. Öyle, bilinen bir edebiyat dergisi filan değildi ilk şiirimin yayımlandığı yer. Bir okul gazetesiydi. Okulun pedallı makinesiyle basılan bu gazete, benim için ne heyecan vericiydi, anımsıyorum. O gün, hoş bir tedirginlik, ince bir huzursuzlukla geçmişti. Bu gazeteyi herkesin olduğunu düşünüyordum; dahası, “şiir” birçok hâtıra defterine geçmiş olmalıydı. İlk şiir, ilk şiirin yayımlanış ânı… Yazan çizen herkesin buna benzer bir anısı olsa gerek. Yine bir kasaba gazetesinde yayımladığım başka bir şiiri de Ayten’e sunmuştum. Ayten, ilk gençliğimin kasabalı anısı. Biraz uzaktan, engellere çarpan bir “gizli sevda”. Ayten’in babası, kızını dile düşürdüm diye peşime düşmüştü de, günlerce köşe bucak saklanmıştım.

1971’de bir yazıma eleştiri ödülü ikinciliği verildiğinde, okul arkadaşlarımın bir ikisinden övgü dolu mektuplar almıştım. Bu mektupların beni çok yüreklendirdiğini, ödülden daha anlamlı geldiğini anımsıyorum. O tarihten bu yana, belli başlı edebiyat dergilerinde günlük gazetelerde sayısız yazı yayımlamışım. Bunlardan biri için sıkıyönetim mahkemesinde yargılanıp, bir buçuk yıl hüküm de giymiştim. Mahkeme bölücü bulmuştu beni. Ama o yazının kaç kişi tarafından okunduğunu hâlâ merak ederim.

Otuz beş yıldır burada yazdıklarımı toplasam, birkaç ciltlik kitap eder. Ama ben bile bu yazıların bir kısmını kırmızı kalemle çarpılayıp “iptal” etmişim. Çoğu da bende yok. Demek ki, önemsiz bulmuşum o yazıları. Hele o kitap tanıtma yazıları! Ne kadar gereksiz, ne kadar anlamsız.

Yaşamımı yazarlıkla sağlamadığım için, kendimi zaten yazar diye tanımlamıyorum. Ama kim istemez yazdıklarının karşılık bulmasını?

Kim istemez bir konuda çeşitli yayın organlarından derinleşmeyi?

Hayat hikâyemi anlatmak değil amacım. Şu günlerde yine üzerime çökmüş olan gereksiz işlerle uğraşma duygusudur, beni bu yazıyı yazmaya sürükleyen. Babadan kalma dektilomun tuşları yine isteksiz, yine gönülsüz, yine bıkkın… Angarya nöbetine giden bir nefer gibi daktilo. Cümleler, susuz kalmış kuşlar gibi kanatlarını güçlükle kaldırıyor.

Bir süre önce demokrasi’de, şimdi de ülkede gündem’de aralıklı da olsa yazıyorum. Yazıyorum ya, bu yazıların neye yaradığını düşünüyorum. Tanıdığım birkaç yazar, yazdıklarına ilişkin olumlu olumsuz bir sürü tepki aldıklarını anlatıyorlar. Onlara: “İyi ya, demek ki bir işe yarıyor yazdıklarınız” diyorum. Bense bu türden karşılık almadım. Dahası en yakınımdakilerin çoğunun, yazdıklarımdan haberi yok. “Yok yaa, her gün yazıyor musun gazetede?” gibi şaşkınlıklarını görünce, daktilomun tuşları, tekeri patlamış eski model bir araba ayak diriyor. Kim okuyor, kim kimi okuyor, ya da gerçekten okunuyor mu yazılanlar?  Tekelleşmiş medyanın ünlü yazarları mı belirliyor gündemi? Galiba öyle. Söz gelimi, Ankara’daki edebiyatçılar derneği’ne ilişkin peşpeşe iki yazı yazdım, ama Allah’ın bir kulu çıkıp bu konuda bir çift laf etmedi. “Ne oluyor yahu bu dernekte?” demedi. Bu derneğin içine düşürüldüğü durum gerçekten bu kadar önemsiz mi? Önemsiz de, yalnızca birkaç kişiye önemli geliyor? Edebiyatçılar, örgütleri eliyle bir yozlaşmayı hakediyorlar mı? Ama herhalde konu önemsiz değil. Olsa olsa bizim yazdıklarımız yankı bulmuyor, diye düşünmekten başka yol yok.

Yankısız yazılar yazmaya devam edeceğiz belli ki. Ama otuz yıl önceki bir mecmuadan bir şiir kopya ederek, hiç beklenilmeyen bir yerde karşınıza çıkaran bir dost varsa, bu yazılar da sessiz alıcılarını bulacaklardı. Öyle düşünmesem niye yazayım?

Dönüp şiire sığınma vakti ya da şiirle hayata sığınma vakti diye düşünüyorum. Günlerdir Atilla İlhan’ın şu dizelerini mırıldanıp duruyorum.

“meyhaneler dağılmıştır

sarhoşlar mağlup

asfaltlar yıldırım hızıyla soğuyor

hava durgun yaprak kımıldamaz

uzak lâternaların aydınlattığı geceyi

kim arar kim sorar

en tenha rakıların

en ıssız kuytularından

sırılsıklam tefrikalar çıkaran

mahmut yesari bey’i

kim arar kim sorar”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir